Kayıtlar

AYNI ÇATI ALTINDA

Bugün yurdumuzda kalan 22 yaşındaki bir öğrencinin yaşamına son verdiğini öğrendim. Onu tanımıyordum. Adını, bölümünü ve yaşını bugün duydum. Buna rağmen içimde tarif etmekte zorlandığım bir ağırlık var. İnsanlar bana sürekli "Tanıyor muydun?" diye soruyor. Hayır, tanımıyordum. Belki de beni en çok üzen şey bu. Aynı yurtta kalıyorduk. Aynı çatı altındaydık. Belki aynı merdivenlerden çıktık, aynı yemekhanede yemek yedik, aynı bahçeden geçtik. Fakat birbirimizin hayatına hiç dokunmadık. Bu olaydan sonra düşünmeden edemiyorum: Bir insan nasıl bu kadar yakınımızda olup da bu kadar görünmez kalabilir? Yüzlerce kişinin yaşadığı bir yurtta, onlarca odanın arasında, her gün yüzlerce selamın verildiği bir yerde bir insanın sessizce kendi acısıyla baş başa kalması ne kadar ağır bir gerçektir. Kendime dönüp baktığımda, tanıdığım birçok insan olduğunu görüyorum. Dertlerini dinlediğim, halini hatırını sorduğum, yanında olmaya çalıştığım insanlar var. Fakat bugün ilk kez, tanımadığım bir i...

Sevgili 24, güzelliklerin olsun

  İnsan, geçmişine bakmadan yarınını görebilir mi? Dün yaşanmadan bugün yaşanır mıydı mesela… İki zaman çizgisi arasında sıkışıp kalmış gibiyim. Ya da ben mi öyle hissediyorum? Belki de zamanın değil, durumların arasında kaldım ve tüm suçu zamana yüklüyorumdur. Ne yaptığını tam bilmeyen bir hâlde, insan başkalarını nasıl suçlayabilir ki zaten? Yarın doğum günüm. Yirmi üçüncü yaşıma bugün son kez sahibim. Aslında yarını bugünden farklı kılacak olan tek şey de bu. İnsanlar büyüdüğümü sanacak. Oysa ben yarın büyümek istemiyorum. Öyle bir yıl geçirdim ki… Sanki her gün yeni bir yaş almışım gibi. Sevgili hayat, isyan olarak algılama ama yarınıma bir kez olsun dokunmasan olur mu? Yarın, yanımda sadece gerçekten olanları görsem… Bu yeterli olmaz mı sence de? O kadar kayıp verdim ki; bana varmış gibi görünen insanların yokluğunu artık kayıp gibi hissettirmeyeceğin bir yaş mümkün mü? Ve canım hayat… Herkesi bir yerden deneyip, bir şekilde yakıyorsun ya hani… Aynı yerden sürekli yakarsan, or...

SEKİZ BİN YEDİ YÜZ ALTMIŞ

 Bir yoldayım. Herhangi bir yol... Nerede dursam daha gidecek çok yolum varmış gibi hissediyorum. Nerede dinlenmeye kalkışsam orada daha çok yoruluyorum.  Bir yoldayım. Herhangi bir yol... Ne zaman yola koyulduğumdan bihaber ilerlemeye programladım kendimi. Ne zaman arkamı dönsem bi karış mesafe katedemediğimle yüzleşiyorum. Bir yoldayım. Herhangi bir yol... Sanki herkes bir yerlere yetişiyor da ben çoktan geç kalmışım gibi. Oysa nereye geç kaldığımı bilmiyorum. Belki de hiçbir yere.  Bir yoldayım. Herhangi bir yol... Karşımda sonsuz bir karanlık, arkamda gri bir bulut ve ben gittikçe karanlığa bürünüyorum. Ya yol yanlış ya ben. Yoksa acaba yönümü mü şaşırdım? Bir yoldayım. Herhangi bir yol... Kilometreler mi oldu yürüyeli yoksa daha sekiz bin yedi yüz altmış metre mi? Yürüdükçe çoğalan ve dağılan bir yoldayım. Bir yoldayım. Herhangi bir yol... 

HENÜZ KATİLİMİ TANIMIYORKEN

 Merhaba. Ben birbirinden farklı, birkaç hikayede yer alan ve bundan son derece memnun biriyim. Ben; Ayşeyim, Zeynep'im, Narin'im, İkbal'im, Fatma'yım, Emine'yim ve daha nicesiyim. Annemin kızı, babamın biricikliği, sevdiğimin gözünün içiyim. Hayalleri olan, işe yetişmeye çalışan, akşam ne pişirsem diye düşünen, belki çocuğunun ödevine yardım eden biriyim. Ben bir kadınım. Ve her gün, benim gibi bir kadının, bir kız çocuğunun haberini alıyoruz. Gazetelerin manşetlerinde veya sosyal medyanın karanlık köşelerinde bir isimle başlıyor her şey. Bu topraklarda bir kadın olmak, isminle değil, bir potansiyel istatistik olarak var olma hissiyle uyanmaktır bazen. Sabah çayının sıcaklığı avuçlarında, bir yandan da gazetelerin üçüncü sayfa haberi olma ihtimalinin soğuk gölgesi omuzlarındadır. Pınar, Aleyna, İpek, Aylin, Özgecan, İkbal, Ayşenur, Bihter, Hilal... Bunlar sadece isimler değil, birer yüz, birer hikâye, birer kahkaha, birer "hoşça kal"dı. Zamansız, elvedası...

EV SAHİBİ

Çatıdaki en ufak bir çatlakta evin tamamen su aldı diye düşünüp evini değişiyorsun ama çatlak o kadar ufak ki onarılması mümkünken sen evde kusur bulmayı tercih ettin, onarmayı değil. 

BAŞKASININ OLMASINI İSTEDİĞİN OLMAK AMA ASLA İSTEDİĞİN OLAMAMAK

Kimim ben? Son zamanlarda çevredekilerin her isteğini yerine getirmeye çalışan bir peri miyim? Dertlerine, sorunlarına derman olan o sihirli dokunuş? Belki de öyleyimdir. Belki de çevresi olabildiğince kalabalık, herkese kol kanat geren ama kendi kanadı kırık olanımdır. Kime açılmaya çalışsam, hangi omza başımı koymaya niyetlensem, daha sözümün başında reddediliyorum. Anlaşılıyor ki en önemsiz dertlere sahipmişim. Öyle önemsiz ki, ben bile göremedim onları. Hep etraftakileri konuşturdum, onları dinledim. Peki ya ben? Dinleyen oldu mu? Bu bencilce bir soru mu? Artık yorum yapmak istemiyorum. Artık dinlemek değil, dinlenmek istiyorum. Başkalarının korkusuyla korkup, üzüntüsüyle üzülüp, derdiyle dertlenen o kişi olmayı reddediyorum. Bunu kime haykıracağımı bilmiyorum, ama istemiyorum! Yaslanılan o sırt olmaktan, iki büklüm oldum daha şuncacık vakitte. Ben ise yaslanabilmek için sadece sert bir duvar dibi arıyorum. Bu böyle olmamalıydı. Sanki bir yerlerde çok büyük yanlışlar oldu. Kayıp mı...

KALABALIKTAKİ YALNIZLIĞIMA

İnsanın ruhu hasta olur mu hiç? Ben, kendi karanlık odalarımda bu sorunun yankılarını defalarca dinledim. Evet, olur. Benimkisi oldu. Üşütmüş olmalı, dedim hep. Bir cereyanda kalmışım; belki kapı aralığından sızan soğuk bir bakışta, belki sıcak bir sözün ansızın kesilmesinde. Ruhun soğuk algınlığı işte böyle başlar: Boğazında bir düğüm, gözlerinde bir ağırlık, ama ateşin yoktur. Yaş akmadan da ağlarsın içine içine. En derin ağlama, en sessiz olanıdır. Beden sakin, yüz dingin, ama içinde görünmez bir sel, her şeyi yerinden oynatır. Ben bilmem kaçıncı kez ağladım böyle. Mutluyken mutsuz hissettim. Bir gülümsemenin tam ortasında, yüreğime ansızın çöken bir kış. “Ama ben…” diye başlayan o yarım cümle, işte tam da bu çelişkinin dilidir. İnsan, aynı anda iki zıt iklimi soluyabilen tuhaf bir canlıdır. Peki, bu hastalık nerede başlar? Sadece kalabalıkta mı yalnızlaşırız? Kalabalık, yalnızlığı unutturacak bir panzehir değil, bazen onun aynasıdır. Onlarca insanın arasında, kendi sessizliğinin çı...

SESSİZLİĞİN KIYISINDA

  Sessizliğin (h)içliği... Gölgelerin sardığı her yanı bu yolun, Kaybolmuşum benliğime, düşüncelerim olun, Soğuk bir esinti dokunur alnıma usulun, Çalar uykusunu her hayalin, her rüyanın bolun. Bildiğim her şeyi unutturan bir bilinmez, Kimine huzur veren, kimine çelik bir zinmez, Ayağımın altında ezilen toprak, bir hiçmez, Başkasının tacıdır, tahtıdır, ömrünce gülmez. Uzun bir yolculuktur yaşamak, anlaşılmaz, Bir sokak lambası vurur gözüme, anlamsız, Yakıcı bir gerçeği fısıldar bana, acımasız, Sonra karşıdan gelen biri, savurur bırakmaz. Karanlıkla aydınlık arasında gidip gelirim, Hangi ışık doğruyu söyler, asla bilemem, Bu yol son bulacak mı diye sorar, eririm, Hiçliğin kucağında bir toz tanesi olur, silinirim.

SESSİZCE

Seni seveceğim günler biriktiriyorum Bir kitabın aralanmayan sayfasında Ya da şu saksıda duran papatyanın ilk yaprağında Yelkovanın akrebi her ziyaret edişinde Yağmurun toprak kokusunu getirişinde Perdemi aralayıp göğü gördüğümde Seni seveceğim saatler biriktiriyorum Beraber mırıldanacağımız şarkılar Göğsünde uyuyacak olduğum geceler doluyor içime Sarhoş oluyor gece ve biz ayakta duramaz halde... Biz dünyanın döndüğünü bir mezenin yanında fark ederken Seni sevesim gelir aniden Soğuk, çıplak olan ak kavağın dalları Yeşil yeşil kelamını sürdürürken Karşıda ki parkın yeşil salıncağında gülümseyen göçmen çocuğun Tebessümünden dünyaya yaymak isterken Ürkerim, ufacık tebessümü herkese pay ederken. Kalbi andıran bulutun dağılıp parçalandığı vakitlerdeyim Geceden beri ağlayan gökyüzünün, yeryüzündeki mahcubiyeti Daha da koyulaşan beyaz binanın en ucundaki kiremitiyim ben Görmediğim duymadığım her yerdeki acı da hüzün de benim Bu kadar dağılmışken etrafa Seni sevdiğim gün...

Kilit

Gece, koridorun sonundaki kapı kitlenir.   Bir gıcırtı, sonra sükût... derin, keskin.   O soluk alır duvarın ardında,   Her nefes, paslı bir çivinin dönüşü gömleğime.   Ben, kırık bir anahtar deliğinden,   Karanlığın çiğneyişini izlerim.   Sen ise, sıcak bir nefestesin telefonun camında,   Sabahı taşıyan bir çorba kasesi buharında.   Dokunuşun, terliğin yumuşak gıcırtısı,   Sığınak kapım, kilitsiz.   Ama aramızda gerilmiş o incecik ip,   Cambazın sallandığı...   Ve aşağıda, dipsiz bir kuyu değil,   O var.   Yüzü belirsiz, gölgesi uzun.   Düşsem, önce ona çarpacağım,   Sonra sana ulaşamayacağım.   İp sarsılır, ben titrerim.   Seninle olan her adım,   Onun üzerimdeki bakışıyla sınanır.   Kırılırım. Cam kırıkları gibi dağılır sesim duvarlarda.   Öfke, bir çakıl taşı sıkışmış boğazımd...