KALABALIKTAKİ YALNIZLIĞIMA
İnsanın ruhu hasta olur mu hiç? Ben, kendi karanlık odalarımda bu sorunun yankılarını defalarca dinledim. Evet, olur. Benimkisi oldu. Üşütmüş olmalı, dedim hep. Bir cereyanda kalmışım; belki kapı aralığından sızan soğuk bir bakışta, belki sıcak bir sözün ansızın kesilmesinde. Ruhun soğuk algınlığı işte böyle başlar: Boğazında bir düğüm, gözlerinde bir ağırlık, ama ateşin yoktur. Yaş akmadan da ağlarsın içine içine. En derin ağlama, en sessiz olanıdır. Beden sakin, yüz dingin, ama içinde görünmez bir sel, her şeyi yerinden oynatır. Ben bilmem kaçıncı kez ağladım böyle. Mutluyken mutsuz hissettim. Bir gülümsemenin tam ortasında, yüreğime ansızın çöken bir kış. “Ama ben…” diye başlayan o yarım cümle, işte tam da bu çelişkinin dilidir. İnsan, aynı anda iki zıt iklimi soluyabilen tuhaf bir canlıdır.
Peki, bu hastalık nerede başlar? Sadece kalabalıkta mı yalnızlaşırız? Kalabalık, yalnızlığı unutturacak bir panzehir değil, bazen onun aynasıdır. Onlarca insanın arasında, kendi sessizliğinin çığlığını duyarsın. Gürültünün ortasında, içindeki boşluğun sesi daha da derinleşir. O kalabalık cereyan, seni değil, senin yalnızlığını savurur. Ama sonra, tam tersi de olur. Yalnızlıkta çoğalır insan. Tek başına kaldığında, içindeki o kalabalık ortaya çıkar. Geçmişin senleri, olmak isteyip de olamadıkların, korkuların, umutların… Hepsi bir ağızdan konuşmaya başlar. Yalnızlık bir yalıtım değil, bir yankı odasıdır. Ve işte o odada, gülerken nasıl birden ağladığının sırrı da saklıdır. Belki de gülmek, en savunmasız olduğumuz andır. Kontrolü bıraktığımız o kısa zaferde, gardımız düşer ve altında biriken her şey, bir sel gibi boşalıverir. Kahkaha ile gözyaşı, aynı kaynaktan çıkan iki nehirdir.
Nasıl olur da bu kadar aciz ve aynı anda bu kadar güçlüyüzdür? Nasıl olur da olduğumuz yerden, bir koku, bir ezgi, bir hatıra dokunuşuyla, anında çok uzaklara gidebiliriz? Bedenimiz bir sandalyede sabitken, ruhumuz bir zaman makinelesi gibi işler. Bu bir acizlik değil, belki de en büyük lütuftur. Bizi sınırlayan bedenin ve anın prangalarından kurtaran bir kaçış hattıdır. Ruh hasta olabilir, evet, ama aynı ruh hiç durmadan hareket halindedir; bir göçebe gibi, kalabalıkların içinden geçer, yalnızlıkların uçsuz bucaksız ovalarında konaklar. O cereyan, onun durmak bilmeyen yolculuğunun rüzgârıdır.
Belki de ruh, doğası gereği hasta ve göçebedir. Onu sabit, her zaman sağlıklı ve tutarlı kılmaya çalışmak, onun doğasına aykırıdır. İçimizdeki bu iklim değişimleri, bu ani göçler, bu görünmez ağlamalar ve sebepsiz sızılar, bir kusur değil, derinliğimizin işaretleridir. Ruhun soğuk aldığı günler, belki de bize kendimizi dinlememiz için fısıldanan bir davettir. Kalabalıkta duyulan yalnızlık, gerçekte neye ait olduğumuzu; yalnızlıkta duyulan kalabalık ise kim olduğumuzu hatırlatır.
Şifa, belki de bu hareket halini kabullenmekte ve ona eşlik etmektedir. Cereyanda kaldığını fark ettiğinde, pencereyi kapatmak ya da bir hırka almak yerine, bazen o rüzgârın seni götürmek istediği yere bakmak gerekir. Çünkü ruh, hasta olduğu kadar dirençli, yalnız olduğu kadar kalabalık, aciz olduğu kadar özgürdür. Ve belki de aradığımız bütünlük, bu zıtlıkların hepsini kucaklayıp, nihayetinde şu basit cümleyi kurabilmektedir: İşte buradayım. Hasta, göçebe, çelişkili, ama tam olarak buradayım.
Yorumlar
Yorum Gönder